İspanya Gezi Notları (3)

3 Ağustos 2009 – Pazartesi

1936 yılında başlayıp 3 yıl boyunca süren İspanya iç savaşının galibi General Franco 1975’te ölümüne dek ülkeyi diktatörlükle yönetmiş.  General Franko, ülkeyi “3F” ile yönettiğini söylemiştir: Futbol, Flamenko ve Fiesta… Ama bu üç alanın hepsi de Franco’ya karşı bir direniş platformuna dönüştürülmüş. Futbol alanındaki muhalefet Franco’nun takımı Real Madrid’e karşı FC Barcelona ile kendini açığa vurmuş hep… Biz de güne formanın kutsallığından dolayı uzun yıllar forma reklamı almamış olup 2006’dan beri Unicef’in reklamını ücretsiz olarak taşıyan FC Barcelona’nın stadı, futboldan haz etmeyenler için bile nasıl bir mabed olduğunu görünce hayran bırakan Camp Nou’ya giderek başlayacaktık.    

Stada ulaşım çok rahat, metro, tramvay, otobüs ile veya merkezden yürüyerek ulaşmak mümkün. Otelden çıktığımızda kullandığımız T3 tramvayından her zamankinden bir durak önce, Palau Reial durağında indiğimizde Camp Nou’ya 10 dakikalık bir yürüyüşün ardından ulaşıyoruz. İçeri giriş için uzun bir kuyruk beklemeniz ve öğrenci ayrımı olmaksızın 17 € ödemeniz gerekiyor. Böylelikle sahadan soyunma odalarına kadar gezebiliyorsunuz. Biz bunun yerine dışarıdan fotoğraflar çekip, takımın ilk otobüsü gibi açık havada sergilenen objeleri gördükten sonra satış mağazasına girdik. Aklınıza gelebilecek pek çok şeyin üzerine takımın renklerini kondurdukları lisanslı ürünlerden almadan çıkmak pek mümkün olmuyor. Ancak çok heves etmemize karşın orijinal formanın 80 € olduğunu görünce vazgeçiyoruz. Bu stadda oynanacak bir maçı izleyebileceğimiz bir tarih olsun sonraki gelişimiz hayalleriyle staddan ayrılıyoruz.

Stad, Palau Reial ve Maria Cristina duraklarıyla üçgen oluşturan bir noktada. Dönüşte Maria Cristina’ya yürüyüp, L3 hattına biniyoruz. Hedefimiz Gaudi’nin La Pedrera – Casa Mila (Mila Evi) adlı diğer ünlü eserini görmek olduğundan Diagonal durağında iniyoruz. Bilet satış noktasından itibaren bir blok boyunca uzun bir kuyrukla karşılaşıyoruz ama 1 saat gibi bir sürede sıra bize geliyor. Tam 10 €, öğrenci ise 6 €. Türkiye’deki üniversite kimlikleri ve hatta Instituto Cervantes de Estambul (İstanbul Cervntes Enstitüsü) kimliği de geçerli oluyor.

“La Pedrera” taş ocağı anlamına geliyor.. Binanın içinde tek bir düz duvar yok, her yeri kavisli, birbirinden bağımsız bölümler de yuvarlak bir avluyu çevreleyen daireler halinde inşa edilmiş. O dönem zenginliğini göstermenin yolu “farklı” evlerde oturmaktan geçtiğinden Casa Battlo’yu beğenerek benzer şekilde “farklı” bir iş isteyen Mila tarafından finanse edilmiş. Gerçi projenin masrafları ve duvarların düz olmaması nedeniyle Gaudi’yle mahkemelik olmuşlar sonra… Casa Mila’nin içindeki daireyi gezdikten sonra çatıya çıktık. Lunaparklarda dalgalara benzeyen raylar üzerindeki yavaş yavaş giden farklı şekilli araçlar gibi hissediyor insan kendini.. Bacaları ayrı birer peribacası – heykel… Çatıya çıkmadan önce tavanarasında Gaudi’nin eserlerinin projeleri ve maketlerini, ergonomik tasarımları ve doğadan esinlenmelerini mutlaka gezin, inceleyin. Çatıda La Sagrada Familia ve Barcelona’yı arkamıza alıp bol bol fotoğraf çekmeyi unutmuyoruz.

    

Rotamızda 16:30’da kapanan Mercat de la Bouqeria ve 17:30’da kapanan Museu Maritim olmasına karşın ikisini aynı anda yetiştiremeyeceğimizi anlayıp Passeig de Gracia üzerindeki diğer Gaudi evlerini dışarıdan fotoğraflamakla yetiniyoruz ve yol boyunca yürüyerek plaça Catalunya’ya varıyoruz. Öğle yemeği yerine birer dondurma yiyoruz önce. Las Ramblas’ın gündüzüne de tanık olarak Mercat de la Bouqeria’ya ulaşıyoruz.

Öğle yemeğinin ana yemeği olarak taze meyveler yiyip fotoğraflar çekiyoruz. Her gün kurulan ve porsiyonluk taze meyve satan bir pazar bizim için çok ilginç olmasa da türlü tropik meyvelerle karpuzu yanyana görmek nedendir bilinmez bize neşe veriyor. Barcelona Denizcilik Müzesinin kapanış saatinden önce oraya varamıyoruz.

Parmağıyla Amerika yönünü gösteren Kolomb’u tasvir eden Colon Anıtının hemen arkasındaki bu müzede Kolomb’un Amerika’yı keşfederek döndüğü Hindistan seferi için yapılan gemilerin bu tersanede yapılmış olması ve 1571’de İnebahtı Deniz Savaşı’nda Osmanlı Donanması’nı yenen geminin bir kopyasını zaferlerinin 400. yılında yaparak burada sergilemeye başlamaları nedeniyle görmek istiyorduk.

 

Bir sonraki gezimizde mutlaka görmeliyiz diyerek sahile indik ve Platja Nova Icaria’da Akdenizle kucaklaştık. Daha çok Kilyos’ta denize girmişiz gibi hissettik ama sıcak Barcelona’da yaz tatilinin üçüncü gününde yüzmek bizi oldukça ferahlattı.

 

 

Akşam yemeğimizi Port Vell’deki lokantalar yerine Barcelonetta’da Türkçe konuştuğumuzu anlayarak bize laf atan Pakistanlı çığırtkana aldanarak 10€’ya balık, ekmek, içecek ve tatlı olarak da dondurma içeren birer menü alarak akşam yemeğimizi yedik. Ya ucuz olduğundan ya da gerçekten de söylendiği gibi Barcelona’da taze balık  bulmanın Madrid’in aksine zor olmasın hiç lezzet almamıştık yemekten.

Yemeğimizi bitirdiğimizde havanın karardığını farkettik. Sokaklarda şarkı söylerek yürüyerek otobüs durağına varıp  yine N12’ye binerek Barcelona’daki 3. ve son günümüzü kapatıyorduk. Bu kez doğru durakta inerek 20 dakika kazanıyor ve gezginliğin ruhunda da tam öğrenmeye başladığımızda şehirden ayrılmanın olmasını düşünerek kendi kendimize moral veriyorduk…

Bu yazı Gezi-Yorum kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir