DG ile Marmara Adası

Doğa Gezginleri bu yıl birkaç tane bisikletle ve/veya konaklamalı ada gezileri düzenlemişti ancak ya izin alamadığımdan, ya da o tarihleri çoktan planladığımdan hiç birine gidememiştim. Gidenlerin dönüşte anlattıkları adaya gitmek arzusundan çok adaya dostlarla gitmek arzusunu depreştirmişti… Her gezi sonrası daha bir kenetlenen ekip üyeleri, fotoğrafları gönderdiklerinde sadece dostlukları, anıları değil o güzel yerlerde olmayı da imrenir hale geldim. Bu kez “22-23 Ağustos tarihlerinde Marmara Adası’ndayız” duyurusunu alınca ayağımın tozuyla (ne çok severim bu deyimi de) “ben de geliyorum!” diye parmak kaldırmıştım hemen.

 

Marmara Adası’na Erdek ve Tekirdağ’dan arabalı motorla, İstanbul’dan da Denizotobüsü ile ulaşmak mümkün. Biz 14 gezgin yaz saatleri uygulanmaya devam ettiğinden Denizotobüsü ile gidecektik. Sabah Bostancı İskelesi’nde Beltur Cafe’de buluşup binecektik, bu kez Ada öncesi yalnızca iki durağımız vardı. Saat 9:30’da 11 gezgin Bostancı’dan bindik Denizotobüsü’ne, her zamanki gibi en arkadaydı yerimiz… Yenikapı’dan diğer 3 gezgini de alıp yola devam ettik. Yolculuk sırasında birbirini uzun zamandır görmeyenler sohbet ederken, gündemi kaçırmak istemeyenler gazetelerini okuyorlardı, bir de “uykusuz” olanlar vardı ki onlar kulaklıklarını takıp Yenikapı’dan Marmara Adası görünene dek uyumuşlardı(!)

 

Saat 1’de İskele’de Dursun’un eski dostları Emin ve Gülten karşıladı biz gezginleri, meydanda ise adaçayı kokusu sarmaladı, ne garip ki adalılar bu güzel kokunun farkında bile olmadan alışmış, yaşamaktaydı. Önce merkezdeki Otel Ada Palas’a yerleşecek sonra denize koşacaktık. Ama önceden bilmediğimiz -sonrasında geziye damgasını vuran- Ayşe’nin bileti bizden yarım saat önce kalkan Denizotobüsü’neydi, değiştirecekti… Meğerse bileti doğru(!) saate almak için Bostancı’da zaten değiştirerek erken saate getirtmiş.

 

Otelin önünde oda dağılımları yapılıp,15 dakika sonrasına sözleşildi, denize gitmek isteyenler çabuk olsundu. Denize bakan odalar ayrılmıştı hepimize, biz “Karınca Gezginler”in kaldığı odada banyo, televizyon ve klima bile vardı. (Bazı odalarda olmadığını İstanbul’a dönerken öğrendim). Ramazan ayında ne oruçtan kalırım, ne gezmekten diyen 3 gezgin de vardı… Onların ikisi adayı gezeceklerini söyleyip ayrıldılar bizden, yemek saati belliydi, herkes otelin karşısındaki Birol’un Restoranında saat 8’de olacaktı. Ama 14 gezgine 7 palamut vardı, işte o nasıl paylaşılacaktı?!

Ada halkıyla selamlaşa şakalaşa “Aba” koyunda denize girmek üzere 10 dakika yürüdük sağımızda Marmara denizi, solumuzda bahçeler… Coral Beach Club özenti adına rağmen sıcacık ve rahatsız etmeyen tavrıyla hoş geldiniz diyerek buyur etti bizi. Önce şezlonglara eşyalarımızı bırakıp kimimiz denize koştu, kimimiz yemek yemeye… Servis biraz yavaştı ama fiyatlar çok ucuzdu. Yemekler yenip, sohbet edilirken bir köşede Ayşe Dursun’a uygulamalı tavla dersi verdi. Marmara Adası’nın koylarında kucaklaştığımız Marmara Denizi’nin berraklığını ise İstanbul’da yaşayıp “Ada’da denize girmek” dendiğinde Büyükada’yı anlayanlara inandırmak güç… Başta İstanbul, 3 şehre bu kadar yakın, bu kadar duru, bu kadar az yapılanmanın görüldüğü, bu kadar sakin kalması ise hem şaşırtıcı, hem sevindirici… Hava bile nemsiz burada…

Gökçeada’dan sonra Türkiye’nin 2. büyük adası Marmara Adası. Ben adını denizden alıyordur sanıyordum ama meğerse “mermer”den alıyormuş… Türkiye’nin mermer ihracatının %50’si buradaki mermer ocaklarından karşılanıyormuş, buranın mermeri dünyaca ünlüymüş. Buradan çıkan mermerin Efes’teki Artemis Tapınağı sütunlarında kullanılmış milattan önce 4. yüzyılda. Adadaki yerleşim ise antikçağa dek uzanıyor. Roma devrinde Hristiyanlar sürgüne gönderilmiş buraya, Bizans döneminde ise keşişler yerleşmiş. Osmanlı ise 15. yüzyıldan itibaren adaya Türkleri de yerleştirmiş. Ada halkının çoğunluğu 1923’e kadar Rumlardan oluşuyormuş. Lozan sonrası mübadeleyle Yunanistan’a gönderildiklerinde Trabzon ve Rize’den gelip yerleşmişler. Haliyle tarım ve hayvancılık terkedilmiş, adanın geçim kaynağı Karadenizlilerin en başarılı olduğu balıkçılık olmuş. İstanbullular bundan 30 sene önce Bodrum’a değil Marmara Adası’na gelirlermiş… Ama bu yakındaki cennete bundan sonra sık sık gelmek gerek egzoz dumanı, gürültüden kaçarak…

Biz de geleneği bozmayıp, balık ağırlıklı bir menüyle uzuuun, sazsız ama sözlü bir Doğa Gezginleri yemeği yedik. Yemeğin sonlarına doğru organizasyona ev sahipliği yapan Dursun’a “bizi diskoya götür!” diye tezahurat ettik adadaki diskodan habersiz…. Dursun yerine, Emin abi Minibüs bulup (!) bizi merkeze 5 km uzaktaki diskoya götürdü… Diskoda en çok danseden ve en eğlenen tabiiki yine gezginler oldu. Mor floresan altında beyazların fosforlu gibi olması bize malzeme oluyor… Pistte ise Umut ateş dansı ile tüm ilgiyi üzerine çekiyor… Çay ile karıştırıldığında rakının çarpacağını öğreniyoruz :) Gece 2’de sessiz olmaya çalışarak otelimize döndük, sabah tekne ile koyları gezip Manastır’da denize gireceğiz çünkü!

Kahvaltı için kimimiz çorba içip, kimimiz teyzenin tatlı diline kanıp poğaçalar alıyoruz, ama Gülten abla domates, salatalık, peynir ve Marmara Birlik zeytiniyle bolca ekmek getirdi Yaprak Aile Çay Bahçesi’ne… Çaylar ise Dr. Necdet’in eski hastası, adada bizi gördüğü ilk anda güler yüzüyle gönlümüzü kazanan Mustafa amca’dan! Saat 10’da hepimiz Alaaddin Kaptan ve minik oğlunun “Beyaz Gül”üne kurulup adayı kıyıdan seyre çıktık. Çınarlı köyünü uzaktan gördükten sonra, Manastır koyuna döndük berrak sulara kendimizi atmaya… Dursun erken davranıp atlamasıyla ve yüzlerce metre kıyıya yüzmek zorunda kalıyordu kumsala çıkınca kimse yardıma gelmedi diye söylenmeyi ihmal etmeyerek :)

Öğleden sonraya kadar yüzmekle kalmayıp dalıp çıktık, su balesi, deniz diskosu yaptık kendimize… Her ne kadar 4’te çıktık diye söylensek de başta, denizin dalga yapmaya başladığını görünce iyi ki erken kalkmışız dedik. Denizotobüsü saatine kadar Yaprak Aile Çay Bahçesi’ndeydik yine… Ama adaya gelip damla sakızlı, dağ çilekli, karadutlu, böğürtlenli dondurmanın tadına bakmamak olmazdı… Üçler dondurmacısı Zafer biraz Emin abinin misafiri olmamızdan biraz “müşteri soslu dondurma mı seviyor, sossuz dondurma mı” çalışması yapmasına katkıda bulunmamızdan, biraz da dükkanın önünü kalabalık tutup reklam yapmamızdan torpilli koyuyor dondurmaları… Saat 6 buçuğa yaklaşınca ise adadan ayrılmanın hüznünü hissediyoruz… Menekşe gözlü karınca Demet “Hayırsız Söktürücülü Aşk Otu” alırken 5 tane aldın 1 tane de benden kampanyasına dahil oluveriyor gider ayak…

Dursun ve Seden biraz daha uzatıyorlar tatillerini… Ayşe’yi ise son anda caydırıyoruz, hiç olmazsa 4. kez değiştirme biletini diyerek… Biz Denizotobüsü’nün içinde Emin, Gülten ve tatil uzatan gezginler dışarıda el sallıyoruz birbirimize, tuzlu sudan buzlu cama dönmüş cam aramızda…

Dönüş yolunda Yenikapı’da indirdikten sonra dostları kaptana “Kadıköy’e de uğrasana kaptan!” demek geçiyor içimizden… Bu kez denizotobüsünün en arka koltuklarında söylüyoruz “Huysuz ve Tatlı Kadın”ı, “Söyle naz mı bu kaş çatış”ı… Kirazdere yürüyüşü sonrası türkülere yaptığımız analizi ilk kez yapıyoruz klasik eserlere, şaşırarak..

Bostancı’da vedalaşırken İstanbul’a dönmek bizi pek de mutlu etmiyor, korna sesleriyle karşılanmayı ve egzoz dumanı solumayı sevmiyoruz…

Bu yazı Doğa'ya Kaçış, Gezi-Yorum kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>