Yaşayan Genç Tiyatro Efsanesi: Mert Turak

Uzunca bir aradan sonra merhaba!

5 Ocak 2013’te yılın ilk tiyatro oyununu izlerken geri dönüş yazımın konusu aklımda belirdi: MERT TURAK!

Aziz Nesin’in ilk olarak Radyo Oyunu olarak yazdığı “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” oyununu Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi’nde izledim o gün. Oyun 1974 yılında aynı adla sinemaya da uyarlanmıştı. Sinema filminde Halit Akçatepe’nin oynadığı “Yaşar Yaşamaz” rolünü Mert Turak canlandırıyor.

Şehir Tiyatroları’nın tanıtım metninde “Yaşar, okula başlarken nüfus kaydına göre ölmüş olduğunu öğrenir. Bundan sonra hiçbir olayda da yaşadığını anlatamaz. Ama iş babasının vergi borcunu ödemeye gelince “resmen ölü” olduğunu söyleyip kurtulamaz da… Sevdiği kızla evlenemez, çünkü nüfusta kaydı yoktur. Babasından kalan mirası alamadığı gibi, yaşadığını ispat için başvurduğu bürokrasi girdabında kaybolur. Baba olur, oğlunu nüfusa kaydettiremez ve memura hakaretten düştüğü cezaevinde hayatı öğrenir. Büyük mizah ustamız Aziz Nesin’in devlet-birey ilişkisini sorguladığı bu oyunda, “vatandaş” Yaşar’ın bürokrasi karşısındaki ezikliği anlatılıyor. Sonunun neden, nasıl, ne zaman, yaşanacağını merak ediyorsanız beklemeye gerek yok.” diyor..

Kenan Işık’ın yönetmenliği, Hasibe Eren, Tuğrul Arsever gibi İstanbul Şehir Tiyatrolarının değerli sanatçılarının katkıları çok büyük elbette… Ancak Mert Turak’ın performansını 15 gün arayla bambaşka rollerle izledikten sonra etkilenmemek elde değil.  Yıllar sonra güncelliğini hiç kaybetmeyen bir metni ustaca yorumlayan tüm ekibin emeğine sağlık.

Oyunun bazı sahnelerinin gereksiz yere uzadığını söylemezsem eksik yorumlamış olurum… Oyunun sonunda ayakta alkışlamanın ve “bravo”ların yetmediğini hissettiğim ender performanslardandı…

Mert Turak’ı 22 Aralık 2012’de, yılın son tiyatro oyununda da izlemiştik…

Şehir Tiyatroları’nın tanıtım metninde “Bir kabare aktristi ile Amerikalı bir yazarın kısa ömürlü aşkı ve onları kuşatan büyük toplumsal kaos. 1931 yılı, Berlin Bir yanda faşizmin tırmanışıyla süre giden huzursuzluk ve açlık; diğer yanda yalnızca eğlence ve para peşinde küçük burjuvaların kendi kabuklarındaki umursamaz yaşam. Kült müzikaller sınıfında yer alan Kabare,1972’de beyaz perdeye aktarıldığında 8 Oscar kazanmış ve “Tüm Zamanların En İyi Yüz Filmi” listesine girmiştir.” diyor..

Öte yandan; tam bir Mert Turak efsanesi diyebilirim… Kabare’de rol alan kadın sanatçıların (Özge Borak dışında) görsel inandırıcılığı ne yazık ki yoktu. Elbette bu mankenleri sahnede görme isteği değil, ama biraz daha özen… (Aynı şey erkek sanatçılar için de geçerli elbette).. Oyun Kabare olunca, koreografi beklentim yüksek olduğundan sanırım, pek memnun edici değildi… Eşzamanlı mekanlarla sahneler zenginleştirilmiş. Aslına bakarsanız , sadece Mert Turak’ın (emcee karakteri) oyunculuğunu izlemek için bile oyuna gidilebilir.

Tiyatrocu Hamdi Gültekin’in 2003 yılından bu yana pürdikkat takip ettiği hatta hiçbir oyununu kaçırmadığı Mert Turakın, tiyatro yolculuğu hakkında “Aktör Mert Turak” diye bir kitap yazdığını öğrendim, okunacaklar listesine aldım bile..

Tiyatro sahnelerinde ki başarılarının yanı sıra dizilerde de boy göstermiş ama ne hikmetse elini attığı dizi yayından kalkmıştır. Kimileriniz onu Yılan Hikayesi, Cesur Kuşku, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Başrolde Aşk, Babalar ve Evlatlar adlı TV Dizilerinden, Gece Martıları, Hamileyim Hamile isimle filmlerde de hatırlıyordur… Ama sahne performansı bambaşka bir şey malumunuz..

Mert Turak’ın sahnede varolmak için yaratılmış özel insanlardan olduğuna düşünüyorum.  Yaşar ne yaşar ne yaşamaz’da da Kabare’de de büyülenerek ayrıldık salondan… Her hafta başka bir oyunla sahnede yer almak inanılmaz bir emek… her birinde birbirinden alakasız karakterleri canlandırıp ve hepsini de mükemmel oynamak (ki bir noktadan sonra onun dünyaya bu karakteri oynamak için getirildiğine inanıyorsunuz) sonra başka bir oyununu seyrettiğinizde orada da aynı izlenimi edinince geriye kendisini oyun sonunda ayakta alkışlamak kalıyor..

Not: Ateşli Sabır’da da oynuyor kendisi… Bir sonraki izleyeceğim oyun da o olacak bu durumda :)

İzli-Yorum kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yine yeni yeniden…

2009 yılı Temmuz ayında oluşturduğum web sitemin 3. görüntüsü bu… İlk görüntüsünü kuruluşunda almıştı, bir süre yazmaya ara verdikten sonra dönünce yeni bir görüntüyle çıkmak istemiştim.. Yine aynı şey oluyor: Yazmayalı yaklaşık 1,5 yıl oldu ve yeni bir görüntüyle tazelenerek dönmek istedim yazmaya..

Bu süre zarfında;

  • sürdürdüğüm yoğun iş hayatı ve bir sürü değişiklik nedeniyle tıpkı yazmak – yorumlamak gibi doğa gezilerinden de uzak kaldım..
  • hala oldum, bu sebeple halalığın birinci vazifesinin irmik helvası yapmayı öğrenmek olduğunu öğrendim (!) Minneapolis’e uçak biletini banka puan kampanyasıyla aldığım 15 günlük bir gezi yaptım. 
  • “Cervantes’te İspanyolca kursu” ile ilgili maceralar yaşadım, severek öğrenmeye çabaladığım İspanyolca uğraştırdı, kimlerle kimlerle yazıştım…
  • Aralık oldu yine Minneapolis’e gittim, yazın nemden nefes alamazken, kışın soğuktan -30 derecede nefesim dondu…
  • Polonezköy, Ağva, konserler, kitaplar, filmler izledim (not almamışım hiç)
  • 2011’in başında medeni durumumu değiştirmeye karar verdim(k), düğün hazırlıkları yaptım.. Düğün mekanı, davetliler, menü, en orijinal davetiye, en makul gelinlik, ev arayışları, eşya beğenip birbirine uydurma süreci… (o süreçte yazsam ne güzel bir psikolojik ajanda olurdu aslında..)
  • Haziran 2011’de evlendim, balayını Silence Beach Otel’de geçirdik… Havuza açılan odalar ismini yaşattı..
  • Ramazan bayramında Mersin, Silifke, Sivrihisar seyahatleri yapıp, Kurban bayramında hayallerimin şehirlerinden Paris’e gittim(k)…
  • İki ay içerisinde 29 yaşında olacağım..
  • Üniversiteden liseden arkadaşlarımı özledim, doğa sevdalısı dostlarımı özledim, dans etmeyi özledim…

Özlediklerimi yeniden yaşamaya ise buradan başlıyorum..

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sonunda yeniden yayında!

En son yazımı Ağustos 2010’da yazmışım… Henüz minik yeğenimle tanışmadan önce…

Sonrasında neler oldu neler… Hiçbirini yazamadım. Satırbaşlarını yazıp kaldığımız yerden devam edelim tıpkı sıkı dostların uzun süre birbirini görmese de araya zaman girmemişçesine süren sohbetleri gibi..

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sıcak Havalara İstanbul’da Yakalananlara…

Eylül, Ekim, Kasım                  –> Sonbahar

Aralık, Ocak, Şubat                  –> Kış

Mart, Nisan, Mayıs                  –> İlkbahar

Haziran, Temmuz, Ağustos    –> YAZ

ilkokuldan beri öğrettikleri gibi..

son yıllarda konuşulan; ozon tabakası delinmesi, sera gazı etkisi, küresel ısınma, mevsim dengesizlikleri…

Geçmişte mevsim normallerine uygun olarak ince giyinir, öğlen dışarı çıkmaz, balkonda oturur – geceleri sokakta oyun oynardık. Klima yoktu, vardıysa da lüks sayılırdı, çoğu evde yoktu.. Okullar tatil olunca zaten memlekete gider, yayla veya dağ serinliğinde geceleri yorgan örterdik…

Şimdi.. Yine ince giyiniyoruz, ya da ince giyindiğimizi sanıyoruz.. naylon karışımlı, içinde adlarını bilmediğimiz, numaralarla tanımlanan kimyasalları soluyoruz.. gündüz sokakta, geceleri evde, televizyon başındayız… iş yerlerinde ve evlerde o kadar alıştırdık ki kendimizi klimanın havayı iklimlendirmesine, vücudumuzun mevsim algısını değiştirdiğimizi farketmiyoruz.. çocuklarımızın memleketimizle bağı kalmadı, zaten kertenkele görünce korkarlardı.. hem özlerini tanımadılar, hem de serin yaz gecelerini..

Mevsim kayması var mı sahiden, yoksa biz mi değiştirdik algımızı?

Haftasonu İstanbul’da otobüsle “şurdan-şuraya” topu topu 5 dakikalık bir yolu giderken tam bir çileye döndü “sıcaklara İstanbul’da yakalanan insanlar”… Otobüsler eskisinden çok daha teknolojik ve konforlu olmasına rağmen otobüs şoförleri havalandırmayı inatla çalıştırmıyor. Kimi “sıcaklara İstanbul’da yakalanan insanlar” ise;

  • Su tasarrufuna duş almamakla katkıda bulunduğunu düşünüyor.

  • Ter kokusunun karşı cinsi en çok etkileyen koku olduğu bilgisinin yaz aylarında hükmünü yitirdiğini, aslında sadece ortaokulda kaldığını bilmiyor.

  • Deodorantların ozonu olumsuz etkilememesi için yeni teşvikler olduğunu, artık deodoratlarda kokusuz LPG olduğundan atmosferi daha az etkilediğimizi bilmediklerinden deodorant kullanmamayı iyi bir şey sanıyor.

Mevsim gayet normal, normal olmayan bizleriz…

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DG ile 12-13 Haziran’da Sultanpınar Yaylasında “kafa kampı”nda neler öğrendim?

Doğa Gezginleri ile 12-13 Haziran’da Sultanpınar Yaylasında “kafa kampı”nda neler öğrendim?

  • Kamp çantamı 15 dakikada hazırlayabiliyormuşum…

(Fenerimin nerede olduğunu bulmak için harcadığım 2 saatten sonra…)

  • Doğa Gezginleri kafa kampında keyif almak için başkalarına gereksiz görünebilecek bir sürü ekipman taşıyabiliyormuş…

(Kürek, portatif çardak, güveç için kocaman bir çömlek,… )

  • Gittiğiniz yerin şartları ne olursa olsun, bir şeyi bulmak isterseniz bulabiliyormuşsunuz…

(Akyazı’da “mazot” ikmali yapılabildi…)

  • Sultanpınar halkı dış güzelliğe çok önem veriyormuş…

(Bütün inekler, buzağılar mı çan ve renkli püsküllü iplerle süslenir?! Çok güzellerdi…)

  • Çadır kurmak, bisiklet kullanmak gibiymiş, bir kez öğrenince asla unutulmuyormuş…

(22 aydır çadır kampı yapmasam da hiç yardımsız kısa sürede kurabildim. Tamam bisiklet kullanmayı bilmiyorum. :) )

  • Yapılan işleri paylaşmak işi hızlandırdığı gibi, hayatı da güzel kılıyormuş…

(Ormandan ağaç toplamak, kütük yuvarlamak, kuyu kazmak, yemek hazırlığı yapmak,… yeni dostlarla yeni anılar kattı hayatımıza…)

  • Yeni şeyler denemek isterseniz, kitaplarda okuyup öğrendiğiniz şeyleri, gerçek hayatta pratiğe dökme zamanı geldiğinde aklınızdan uçup gidebiliyormuş…

(Ateşin meydana gelebilmesi için yanabilen bir maddenin tutuşma sıcaklığında oksijen ile temas etmesi gerektiğini; yakıtın ve oksijenin devamlı mevcut ve temas halinde olması durumunda sürekli yanma olacağını; ateşin söndürülmesi için, yanmaya sebep olan unsurlardan yakıt ve oksijenin yok edilmesi, sıcaklığın düşürülmesi ile mümkün olacağını hepimiz bilsek de oksijen teması kesilen kuyuda kuzunun bir gram bile pişmemesini hayretle tecrübe ettik.)

  • Kampta, arkadaşlarınızın biraz ötesinde çayırı izleyerek polisiye kitap okumamanız gerekiyormuş!…

(Arkadan yavaş ve sessizce gelen kişiyi fark etmediğinizde ve o sizin yanınızda seslendiğinde, bir otopsi raporunda paslı baltanın kullanıldığını ama ölümün balta ile değil ardından bıçakla ana damarların kesilerek yapıldığını okuyor olabilir hem korkabilir, hem de bütün akşam şakalardan kurtulamayabilirsiniz :) )

  • En yaratıcı, en keyifli oyunlar çocukken oynananlarmış…

(İki küçük delikanlının kurduğu “evcil kurbağa çiftliği” unutulmazdı…)

  • Kurbağalar ve böceklerin büyük kısmı gece de çok konuşuyormuş…

(Kamp ateşi başında söylenen şarkı, türkü ve anlatılara doğa da eşlik ediyor…)

  • Yaz gökyüzünü izlemeyi çok özlemişim…

(Bazı şanslı arkadaşlarımız “gökyüzü rehberi” eşliğinde izleme şansına sahip oldular…)

  • Gecenin soğuğu çadırda tek başınaysanız daha çok hissediliyormuş…

(Güzel gözlü karınca gezginin eksikliğini en çok ben hissettim…)

  • Kafa kampı olunca, yürüyüşe gitmeye gönüllü kişi az oluyormuş…

(21 kişi araçla, 4 kişi kendi aracıyla gelen 25 gezginden sadece 6’sı yürüdü…)

  • Doğa Gezgini dostlarla etkinlikler çok özlenirmiş…

Gezi-Yorum kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Balonla Avanos

Çeşitli dinlerde ve ruhani felsefelerde ölümden sonra yaşama olan inanca göre; dünyada iyilik yapanların, günahsızların öldükten sonra sonsuz bir mutluluğa kavuşacakları yer olarak tanımlanan Cennet’in Şamanizm’deki karşılığıdır uçmak. Vaat edilen bu sonsuz mutluluğu yakalama isteği ve inancı ile gökyüzünde düşmeden yol alabilen canlılara özenmemizden, sonsuz mutluluğu, uçmayı da hep ruhun özgürleşmesine benzetiriz…

 

Uçakla seyahat, yüzümde rüzgarı hissetmediğim için uçmak değil benim için. Yüksekten düşme korkum olmasına karşın, gözüm hep yükseklerde! Biraz bu korkudan kurtulmak, bolca adrenalin salgısı için tırmanış ve inişlerle bezeli doğa yürüyüşleri yapıyorum aslında…

10 Nisan’da Avanoslu Kuzenella’nın ziyaretiyle, 23 Nisan’ın Cuma gününe gelmesiyle oluşan “uzun hafta sonu (long weekend)” için planım oluştu. Kapadokya demek yirmi yılı aşkın süredir Balon turu demekti. Dünyada balonla uçmanın en keyifli ve en güzel olduğu yerde, Kapadokya’da yükseklerde, bu kez ayaklarımın yerden kesilmenin heyecanını da yaşayacak, rüzgarı yüzümde hissedecek, uçacaktım!

Pek çok turizm merkezine olduğu gibi Kapadokya’ya ulaşım için çeşitli alternatifler mevcut. Yalnız tatil zamanı İstanbul’dan ulaşım için yer bulmak sorun olabiliyor, uçaklarda ya yer kalmıyor, ya da çok pahalı oluyor, otobüste yer bulmak için bile hızlı davranmak gerekiyor. 22 Nisan Perşembe akşamı saat 21:45’te Harem’den hareket edecek olan Nevşehirliler Seyahat otobüsü için iki hafta öncesinden biletimi aldığımda otobüste başka yer kalmamıştı!

Takvimler yolculuk gününü gösterdiğinde, tatil öncesi tüm zamanlarda olduğu gibi sanki bir felaket senaryosu çekiliyordu ve herkes şehri boşaltmaya çalışıyordu… Bu nedenle otobüs 45 dakika gecikmeli olarak Harem’den kalkabildi… İstanbul’dan Nevşehir’e gidecek olan son otobüs olduğundan İzmit’e de uğrayan otobüsümüzde yolcu sayısı ve koltuk satışı arasında bir tutarsızlık vardı ki İzmit’te 1 saate yakın bekledik. Hostesimizin orada inme restini Kaptan’ın görerek İzmit otogarında hostesimizi indirip yola devam ettik.

Gecikmeli ve kesintili yolculuğa rağmen sabah yaklaşık 8 buçukta Nevşehir’deydik. Otobüsümüz neyse ki Avanos’a devam edecekti… Saat 9 sularında Avanos otogarında indiğimde birkaç gündür yağmurlu olan havanın döndüğünü güneşin ısıtmaya başladığını görerek mutlu oldum. Gölgede hala serindi ama hem sabahtı, hem de bahardı… Eğer hava kötü olsaydı balon uçuşu iptal olacaktı, mutluluğum güzel havayla artarak en son bir kış mevsimi geldiğim bölgeyi gözlerimle tararken Kuzenella beni almaya gelmişti bile…

Bu yolculuğumda da konaklayacağım yer önceden belliydi, Kuzenella ve ailesinin evinde kalacaktım. Ama bölgenin turizm cenneti olması, bölge insanının da buna ayak uydurmasıyla birçok otel, pansiyon mevcut. Hatta çoğu eski evler, kimi kaya evleri de butik otellere dönüştürülmüş durumda. Rezervasyonunuzu önceden yaptırmanızda fayda var. Dizi filmlerin de etkisiyle yerli turist sayısı artmış, yabancı turistlerin ise yüksek talebi mevcut.  İzlanda’daki yanardağ patlaması nedeniyle birçok uçuş iptal edilmesi nedeniyle ziyaretçi sayısı beklenilenin altındaydı…

Balonla Kapadokya!Kapadokya’da balon turu yapan 15 şirket, bu şirketlerin de 50 Balon’u var. Amerika, Avustralya, İspanya ve Mısır’da da yapılsa da doğal güzellikleri nedeniyle dünyada en güçlü Balon turu pazarı Kapadokya’daymış. Sadece uçma arzusu değil, kendinizi dünya dışında hissettiğiniz Kapadokya’nın eşsiz güzelliğini görmenin de en etkili yolu Balon olduğundan talep çok yüksek.

Kültür turu için Kapadokya’ya gelenlerin de yoğun talebi olması nedeniyle yer bulamama ihtimalimiz çok yüksek olduğundan, rezervasyonumuzu 2 hafta öncesinde Kuzenella’nın babası aracılığıyla yaptırıyoruz. Hangi firma ile uçacağımızı da bölgeyi iyi tanıyan kişi olarak o seçiyor: Vogayer Baloons’la, Kaptan Halis ile uçacağız…

Sıcak hava Balonları, 28 derecenin üzerinde ve aşırı rüzgarlı havada uçamadığından, uçuşlar iklim koşulların uygun olduğu sabah saatlerinde yapılıyor. Sabah gün doğumundan yaklaşık bir-bir buçuk saat önce, saat 5’te, bizi ve diğer katılımcıları kaldıkları yerlerden, otellerden alarak uçuş alanına getiriyor ve çay, kahve, kek ikram ediyorlar. Ardından hava koşullarına göre o gün için belirledikleri kalkış alanına gidiyoruz. Kalkış alanına ulaştığımızda, balonların son hazırlıkları yapılırken bize güvenlik bilgilendirmesi yapılıyor, ardından ağırlıklarımız gözetilerek sepete biniyoruz.

Yeryüzü yavaşça alçalıp altımızda dönmeye başlıyor. Kalkış anındaki heyecan yerini rahatlığa bırakıyor ve Balonumuz çevreyle uyum içerisinde Kapadokya’nın derin kanyonları, gür ve bereketli vadileri üzerinde havada yüzmeye, uçmaya başlıyor.

Havada 49 balon sayıyoruz, inanılır gibi değil! Güneş yüzünü kanyonların ardından göstermeye başlıyor, rengarenk gökyüzünde hangimiz en güzel vadide, hangimiz en yüksekte yarışına giriyoruz… Kimi zaman yükseliyoruz, kimi zaman peribacalarına konacak kadar alçalıyoruz. Mevsiminde ağaçlardan kayısı bile topladıkları oluyormuş balondayken!

Yaklaşık 75 dakikalık uçuşun ardından uygun bir yere güvenli bir iniş yapıyoruz, yerde kamyonun arkasına asılan bisikletli çocuklar gibi bekleyen 4 görevli Balon’un sepetine asılıyor ve inmemize yardım ediyorlar. Bizden sonra bir uçuş daha yapılacağından sırayla iniyoruz, inen ekibin yerine diğerleri biniyor. Balonu aynı anda boşaltmıyoruz ki yükselivermesin…

Yerde bizi şampanya ile bekliyorlar. İnsan taşıyan ilk sıcak hava balonu 1783 yılında gökten ışık saçarak Paris’in 9 km uzağındaki bağların arasına inerken bölge köylülerinin tedirgin olması üzerine pilotlar köylülere sepetlerindeki şampanyadan ikram etmişler. Günümüzde de inişi şampanya ile kutlamak adetmiş. Hatıra olara isimlerimize yazılmış uçuş sertifikamızı veriyorlar ve bizi aldıkları yere bırakıyorlar.

Daha önce birkaç kez, farklı mevsimlerde ziyaret ettiğim bölgeye bu kez Balon turu yapmak için geldiğimden bu kez ne Açık Hava Müzelerini, ne Vadileri geziyorum… Daha sakin bir programım var:

Güvercinlik Vadisi’ni seyredip şarap tatmak, kahve içmek ve kabuklu fıstık yemek!

Güvercinlik Vadisi adını, geçmişte kasabalıların vadi yamacına oydukları güvercinliklerden alıyor. Kış boyunca güvercinliklere yem atarak besledikleri güvercinlerin biriken gübrelerini bağlarında, bahçelerinde kullanmışlar.  Bölgenin en çok gezilen yerlerinden, Uçhisar kasabası sınırlarındaki toplam 4.100 metre uzunluğundaki Güvercinlik Vadisi’ni vadiyi yürüyerek gezmek yerine, panoramik olarak seyretmek üzere yol kenarında dizili kafelerden “O Ağacın Altında”nda oturduk.

Türk kahvesi içme isteğimizi ilettikten sonra bölgenin oluşmasında başlangıç adımını atan, tüm heybetiyle “hoş geldiniz” diyen Erciyes’i selamlıyoruz. Bu arada masamıza Kapadokya bayramlarının adeti olduğu üzere çetene (kendir tohumu), ay çekirdeği ve kabuklu fıstık getiriyorlar ikram olarak. Ayrıca bölge bağları ve şaraplarıyla da ünlü olduğundan vişne ve karadut şarabını tatmamız için… Bu kadar ikram üstüne ikram olunca, ev oturmasına gitmiş ama bir türlü evlerine dönmek üzere kalkamayan misafirler gibi biz de sohbeti uzattıkça uzatıyoruz.

Uçhisar Kalesi’nde Erciyes’e kafa tutmak!

Tüm bölgeyi kuş bakışı görmek üzere Kapadokya’nın zirve noktası, bölgenin yer yerinden görülen en yüksek peribacası Uçhisar Kalesi’ne gidiyoruz. Kaleye giriş 3 TL ve Kale’nin işletmesi Belediye’ye ait olduğu için Müze Kart geçerli değil. Ancak Güvercinlik Vadisi’nden Avanos’a doğru tüm vadiler, Ortahisar Kalesi, Göreme Kasabası, Göreme Açık Hava Müzesi, Avanos… tüm Kapadokya göz alabildiğine önünüzde olacağından her kuruşuna değer. Uçhisar Kalesi’ne çıktığımızda, Erciyes ve Hasan Dağları’nı birlikte görmenin veya zirvede olmanın heyecanından mı bilmiyorum, Erciyes’e kafa tutup, sen mi büyüksün ben mi Erciyes diye seslenmekten kendimi alamadım :)

Kale’nin geziye açık bölümünde zirveye kadar merdivenlerden çıkılıyor. Yukarı kadar bayağı bir basamak çıkmak gerekse de manzara nedeniyle sürekli duraklayıp seyretmekten hiç yorulmuyorsunuz. Kale’nin zirvesine geldiğinizde Bizans döneminden kalma mezarlarla karşılaşacaksınız, sakın şaşırmayın…

Gökyüzüne çıkmadan önce Derinkuyu Yer altı şehrine inmek!

Dünyada başka bir örneği var mı bilmiyorum ama yer altı şehirleri, havalandırma, emniyet ve güvenlik sistemleriyle, giriş ve çıkışlarda ilginç teknikleriyle, zemindeki kuyularıyla mükemmel ve şaşırtıcı bir tekniğin ürünü! Her bölge ziyaretimde ziyaret edip, her seferinde hayranlıkla büyülenerek ayrılıyorum…  Yer altı şehirlerinin tehlike anında sığınma amacıyla mı kullanıldığı yoksa sürekli yaşanan mekanlar mı olduğu kesin olarak bilinmiyor ama bölgenin tarihine bakıldığında savunma veya düşmanı pusuya düşürme amaçlı yapılmış olma ihtimali çok yüksek. Bölgede küçüklü büyüklü yüzlerce yer altı yerleşim yeri olduğu ve bunların birbirine tünellerle bağlandığı iddia ediliyor, ama henüz kanıtlanmış bir iddia değil…

Bu kez de en derin yer altı şehrine; 18-20 kat olduğu bilinen ama sadece 8’inin ziyarete açılabildiği Derinkuyu’ya gidiyoruz… Giriş 15 TL, Müze Kart geçerli. Eğer Müze Kart’ınız yoksa burada almanız da mümkün.

Uranos’ta Türk Gecesi

Uçhisar Panorama’da gün batımını izledikten sonra bölgede turizme hizmet eden, “Türk Gecesi” eğlenceleri sunan birçok yerin belki de ilkine, Avanos şehir merkezine 1 km uzaklıkta olan Uranos Sarıkaya’ya gittim. Antik tiyatro düzeninde herkesin sahneye bakacak şekilde oturduğu, kaya içine oyulmuş, tur şirketlerinin uğrak yeri… Zaten “Türk Gecesi” de yerli turistlere değil yabancılara hitap ediyor aslında… Öte yandan “inşallah Türklerin böyle bir masa düzenine sahip olduklarını düşünmezler” diye düşünmeden edemedik. Ud, kanun, keman, ritm saz ile Türk Müziği icrası ile başlıyor program, ardından halkoyunları gösterileri ile devam edip oryantal gösterisi ile son buluyor. Yemekli veya yemeksiz olarak katılabilirsiniz… Gösterilerin en keyifli yanı oryantal şovun sonunda dansı öğrenmeye çalışan konukları izlemekti.

Nereden, Ne Almalı?

“Güzel Atlar Diyarı” Kapadokya’yı yılda yaklaşık 2 milyon turist geziyor. Kapadokya denildiğinde Çömlek, Şarap, El Dokuması Halı ve Takı geliyor… Turistik amaçlı hediyelik eşya satışları bölge turizm gelirinin yarısını oluşturuyormuş…

El Dokuması Halı’nın Adresi “Sentez Halı”Ziyaretçilerini, tezgahı başında halı dokuyan genç kızların yer aldığı heykelle karşılayan Avanos’ta çömlekçilik turistik önem kazanıp yapımı şova dönüştüğü halde; halı dokumacılığı, halı malzemesinin artan fiyatları, bölge halkının turizme yönelmesi gibi nedenlerle azalmış… Avanos – Ürgüp – Nevşehir halıcıları şimdi diğer yörelerin halılarını satıyorlar.

Avanos’ta bulunan iki büyük halı mağazasından hangisini görmeli derseniz hiç düşünmeden ipek böceği kozasından, ipeğin açılması, boyanması aşamaları da dahil görebileceğiniz, Halk Eğitim Merkezi’nin halı dokumacılığı eğitimlerinin aynı binada verildiği, sıcakkanlı ve konusunda bilgili çalışanları olan Sentez Halı’yı görmelisiniz derim.

El dokuması ipek ve yün halıların çok kıymetli olması nedeniyle Kapadokya’yı görmek için gelen varlıklı turistlerin yoğun ilgi gösterdiğini görüyoruz… Geniş alana kurulu, çok çeşitli ürünler olduğundan tamamını görmek istediğinizde yorulabilirsiniz ama iç avlusunda dinlenip devam etmeniz mümkün :)

Özler Onyx

Uçhisar’daki atölyelerinde onyx süs eşyaları, kadınlar için altın, gümüş ve yarı değerli taşlarla işlenmiş takılar; erkekler için kravat iğneleri, kol düğmeleri ve künyeler üreterek mağazalarında satışa sunan Özler Onyx’te hangi ürünü alacağınıza karar vermek tahmininizin çok üzerinde zaman alabilir… Çalışanları zevklerinize göre sizi yönlendirecektir

Gezi-Yorum kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali – İkinci Haftanın Ardından

29. İstanbul Film Festivali’nin ikinci haftası da bitti, Film Ekimi’ni beklerken Tiyatro Festivalini karşılayacağız…

İkinci haftada yalnız değildim ve web sitesine “Karınca’nın Ayakizleri” misyonunu öneren isim annesi Atom Karınca ile birlikte izledik filmleri, öncesinde ve/veya sonrasında görünür kısımlarının aksine geniş mekanları, tatlılarını ve pastalarını keşif turunu da başlatmış olduk.

15 Nisan 2010 – Beyoğlu Sineması – 21:30

YÜREĞİNE SOR

Yusuf Kurçenli’nin yazıp yönettiği bu filmi yönetmeniyle birlikte izleyeceğimizi bilmenin gizli gururuyla akşam yemeği yemek için sinema girişinin hemen yanındaki M&N Cafe’ye girdik. Cadde seviyesindeki giriş katında birkaç masalık küçük bir alanı olan cafenin üst katına çıktık ve arkaya doğru uzadığını, bir terası olduğunu gördük… Aslında Atom Karınca biliyormuş da beni tanıştırdı… Geniş teras bahçe düzeniyle düzenlenmişti. Vakit sınırlamanız, ya da sonrasında gideceğiniz bir festival filmi yoksa gitmenizi öneririm. Huzurlu, sakin ortamında garsonlar da aşçılar da ellerini yavaş tutuyor, sizi çok rahatsız etmiyorlar. Servis biraz yavaş yani… Ama cheesecake’leri çok başarılı!

Koşturarak sinemaya girdik. O da ne? Sadece yönetmeniyle birlikte izleyeceğimizi düşündüğümüz filmin oyuncuları iki sıra önümüzdelerdi! Sonra sahneye çıkıp kendilerini ve filmi tanıtıp alkışlarını alarak yerlerine geçtiler… Tuba Büyüküstün gerçekten güzel ve naif bir kadın…

Muhteşem doğasıyla Karadeniz karşıladı perdede bizi… Güzel/yakışıklı oyuncular, sisiyle yeşiliyle muhteşem bir doğa, güzel müzik, şive konusunda oyunculuğunu kanıtlamış büyük oyuncularla perdede görüntüler akmaya başladı…

Birbirini seven, ama din farklılığı nedeniyle asla kavuşamayacak iki sevgili ve bir de üçüncü kişinin öyküsü…  1900lerin başında dinlerini gizli yaşamak durumunda olan, Cuma namazına giden, Müslüman mezarlığına defnedilen, imamlık yapan hatta hacca giden ama bu arada evlerinde ahırın arka bölümünde ibadetlerini gizlice yapan Ortadokslar ile Müslümanlar… Yasal düzenlemeler sonra Hıristiyan ve Müslüman halkın eşit hale gelmesiyle, kilisenin dinlerini açıklamalarını istemesiyle karşılaşıyoruz…  Kilise ile aşkı arasında kalan bir genç… Sevdiği kıza dinini söyleyemeden dedesi Hacı Süleyman’ın ölümü ve büyükannesinin cenaze namazı sırasında ”Kocam Yuhannes adıyla vaftiz edilmiştir, Hıristiyan’dır.” haykırışı…

Aşklarını savunabilmek için efsane olmaları gereken aşıklar ve masal gibi bir son…

http://www.imdb.com/title/tt1592303/

17 Nisan 2010 – Sinepop – 16:00

GORDOS (ŞİŞKOLAR)

Daniel Sanchez Arévalo’nun yazıp yönettiği 2009 İspanya yapımı bu filmi tercih nedenim İspanyolca olması ve komedi kuşağında yer almasıydı… Yine oyuncularıyla birlikte izlediğimiz bu filmin bir komedi filmi olması beklentisinde olsak da gülümsetecek pek az şey vardı..

Oyuncuların film sürecinde ciddi kilolar vermeleri oldukça etkileyici… Ama film sadece şişko çocuklar komedisi değil… Yaşamın fazlalıkları ve eksiklikleri; fobilerimiz, takıntılarımız, travmalarımız, hatalarımız, korkularımız, suçlamalar, arzular, umutlar, zorluklar, imtiyazlar, hedefler, ilişkiler, aşk, seks, sağlık ve aile hakkında bir film… Farklı insanların, terapistte kesişen öyküleri… Komedi filmi beklentisi ile izlemezseniz çok keyif alacağınıza eminim…

http://www.imdb.com/title/tt1166810/

Filmin ardından “Sufle” ve “İtalyan Usulü Kestaneli Sufle” yemek üzere İstiklal Caddesi’ndeki Midpoint’te alıyoruz soluğu… Gordos filmine inat, fazla kilolarımıza karşı takıntımız olmadığından afiyetle yiyoruz İstanbul manzaralı terasında, Christmas Tea ve Americano kahve eşliğinde…

18 Nisan 2010 – Atlas Sineması – 13:30

ANNELER VE KIZLARI (MOTHER AND CHILD),

 Festival programında kapanış filmi olarak Borsa: Para Asla Uyumaz yayınlanacağı duyurulmasına rağmen, filmin dünya prömiyerinin Mayıs ayına ertelemesi nedeniyle gösterilemeyeceği duyuruldu. Bu filmin yerine İspanyolca öğrenme güdümün temelinde kitaplarını orijinalin Gabriel Garcia Marquez’in oğlu Rodrigo Garcia’nın son filmi Anneler ve Kızları (Mother and Child), İstanbul Film Festivali’nin kapanış filmi oldu.

Anneler ve Kızları üç kadının kesişen hayatlarını konu alarak, kadınlık ve annelik kavramlarını mercek altına alan dokunaklı bir dram. Doğumda birbirinden ayrılan ve hayatlarındaki en önemli kişilerin yanlarında olmamasının eksikliği ve hasarlarıyla devam eden yaşamları…

14 yaşındaki iki ergenin sevişmeleri, planlanmamış bir hamilelik, doğum, evlatlık verme ve sonrası…

37 yaşında karşımıza çıkan güçlü bir avukat, aşksız birliktelikler, yumurtalıklarını bağlatmasına karşın hamile kalışı…

Bebekleri olmayan bir çift, evlatlık edinme süreçleri, karşılaştıkları zorluklar…

Üç hayatı kesiştiriyor Garcia..

http://www.imdb.com/title/tt1121977/

Festivalin kapanış filminden, dolu gözlerle ve öyküyü tartışarak çıkıyoruz… Soluğu İstiklal Caddesi üzerindeki Barcelona’da alıyor ve çikolatalı, böğütlenli pasta lokmalarını damağımızda hissederken filmin bıraktığı sorgulayan mutsuzluğumuzu da tatlıya bağlıyoruz…

İzli-Yorum kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali – İlk Haftanın Ardından

 

29. İstanbul Film Festivali’nin ilk haftası geride kaldı…  İKSV’nin düzenlediği festivalde “festival filmi” niteliğindeki filmlerden ziyade merak ettiğim, ya da rahatlatıcı olacağını fısıldayan filmlerden yana kullandım tercihimi… Avrupa sineması, Uzakdoğu sineması bu yıl yoktu listemde…

İKSV’nin Lale Kart üyelerine sağladığı öncelikli satış sayesinde biletler satışa çıkmadan önce 19 Mart’ta aldım biletleri Biletix’ten, hem biletix komisyonu ödemeden, hem de %20 indirimli… Kadıköy’deki Ada Kitabevi’nden biletleri teslim almak için gittiğimde yine dayanamayarak kitap alıp sinema indirimini kitaba verdim… 

5 yıldır İstanbul’da yaşıyorum ama ilk hafta izlediğim 4 filmi izlediğim 3 salona ilk kez gittim! Pasajları yeni keşfettiğim 2010 yılında pasaj içine saklanmış büyük perdeleri, geniş  salonları da keşfetmiş oldum… İlk kez tek başına girdim sinemanın büyülü dünyasına, yanımda film öncesinde, sırasında, sonrasında konuşacak kimse olmaksızın…

8 Nisan 2010 – Kadıköy Sineması – 21:30

JULIE & JULIA

“Akbank Galaları” bölümünde yer alan 2009 yapımı bu filmi, Bahariye’de bir pasajın alt katında, aşağıya doğru büyüyen, kocaman perdeli yüksek eğimli ama koltuk araları dar olan Kadıköy Sineması’nda izledim.

Kariyerinin zirvesine erişen Amerikalı şef ve televizyon yıldızı  Julia Childs ile hayattan beklentisi kalmamış bir sekreter Julie Powell’ın iç içe geçmiş öyküsü… Julia’nın kariyerinin doğuşuna tanık olurken, Julie’nin Julia’nın yemek kitabında yer alan 524 yemek tarifinin tümünü bir yıl içinde pişirip, deneyimlerini internetteki blogunda paylaşmasını izliyoruz… Türkiye’de vizyona girmedi bu film ama DVD’si piyasaya çıktı, hiçbir şey düşünmeden izleyeceğiniz, Meryl Streep’in harika oyunculuğuyla iyi ki izledim diyeceğiniz bir film.

Bu filmi izlerken üniversite yıllarından iki dostum gözümün  önündeydi… İkisinin de “hobi”leri idealleriydi…  İdeallerini gerçeğe çeviren ve hayranı oldukları  birer isim vardı: Buket Uzuner ve Cengiz Onural. İkisi de onlarla tanıştılar, dost oldular. “Hobi”lerini, tutkularını gerçeğe çevirdiler… Biri hala ısrarlara dayanamayarak sadece özel bir grupla (biz dostlarıyla) paylaşıyor yazdıklarını, diğeri bir albüm çıkarttı: Güz Kumpanyası, konserlere devam ediyor, profesyonel iş yaşantısının yanı sıra… Benim böyle bir ideal kişim hiç olmadı diye hayıflandığım günler geldi aklıma…

Bu filmde de Julia Child, Julie Powell’ın ideal kişisi… Onun gibi yemek pişirmeye çalışmakla kalmıyor onun gibi inci kolye takıyor mesela… Filmden çıktığımda acıkmış, yazılarımı ihmal ettiğimi düşünmüş ve ideal kişim yok diye hayıflanmaya başlamıştım…

İyi seyirler…

http://www.imdb.com/title/tt1135503/ 

 

9 Nisan 2010 – Sinepop Sineması – 21:30

RUSYA’DAN SEVGİLERLE

“İstanbul: İçeriden ve Dışarıdan”bölümünde yer alan 1963 yapımı Bond filmni Sinepop’ta izledim. Sinepop’a daha önce gitmiş ama filmi izlemekten vazgeçerek dönmüştüm önceden… Kapatılması planlanan Emek sineması’na hüzünlü gözlerle bakarak giriyorum Sinepop’a… Emek Sineması’yla İstanbul’a geldiğim 2005 yılında Erkan Oğur konserinde tanışmıştım. Benim için festival demek Emek Sineması demek olmuştu sonradan…

James Bond, iltica edecek olan güzel bir Sovyet ajanından Lektor denen bir şifre aygıtını teslim alacaktır. Ancak bunun ardında Sovyetlerle İngilizleri birbirine düşürecek bir komplo olduğundan habersizdir. Büyük bir bölümü İstanbul’da geçen Sean Connery’li Rusya’dan Sevgilerle, en iyi Bond filmlerinden biri kabul ediliyormuş. Benimse sonuna dek izlediğim ilk Bond filmi! İstanbul’un ve Sean Connery’nin hatırına gittiğim filmi beğenmedim demek haksızlık olur. Bizde “Bond Çanta” olarak anılan evrak çantasının neden bu şekilde adlandırıldığını da böylelikle öğrenmiş oluyorum…

Bir önceki günün aksine, salonda çok fazla boş koltuk vardı. Belki eski film olmasından, belki de Cuma günü olmasından bilinmez…  Türkleri çoğunlukla yabancılar canlandırdığı için aksan çok sorunluydu… Belli ki çevrildiği dönemde İngiltere’de gişe rekoru kıran filmin Türkiye’de, Türkçe bilen izleyiciye sunulacağını hiç hesaba katmamışlar… Yere batan sarnıcından gizli tüneller, trendeki sahneler, akıl almaz buluşlar filmin akılda kalanlarıydı…

http://www.imdb.com/title/tt0057076/ 

 

10 Nisan 2010 – Kadıköy Sineması – 21:30

BEN ve ORSON WELLES

Şehir Romantiği’nin sevgilisi New York’u (Buket Uzuner’e saygıyla) görme hayaliyle geçen anlarımdayken 1937 yılında New York’ta geçen bu filmde buldum kendimi.

Amerikan Tiyatrosu’nun harika çocuğu Orson Welles, New York “Mercury” Tiyatrosu’nda Shakespeare’in “Julius Caesar”ını sahneye koyacaktır. 17 yaşındaki genç Richard’ın şansı yaver gider ve oyunda bir yan rol kapar. Tiyatronun ve Orson Welles’in karanlık – bilinmeyen yönlerine tanık olduğu rüya gibi geçen bir haftayı Richard’la beraber yaşıyoruz filmde. Biraz çekince ile gittiğim film, çekincemin aksine tiyatroya dair izlediğim filmler arasında en iyiler arasındaydı.

Ambulansı taksi yerine kullanması, yeteneği, doğaçlamaları  filmin akılda kalanları arasında…

http://www.imdb.com/title/tt1175506/ 

 

11 Nisan 2010 – Atlas Sineması – 13:30

KANSIZ

Pazar günü baharı karşılayan ve insanı dışarıda olmaya çağıran güneşli havaya inat salonda boş yer kalmıyor…

Biraz sakin, televizyon filmi olarak görüp belki de izlemeyebileceğiniz bir film olarak görenlerdensinizdir belki ama sürprizleri ve kara mizah öğeleriyle Hitchcock’u anımsatan bir gerilim Kansız. Karısının kendisini aldattığına emin Teksaslı aksi bir bar sahibi, karısını takip etmesi için özel bir dedektif tutar. Karısının sevgilisi barmenlerinden biridir. Adam dedektiften ikisini de öldürmesini isteyince işler karışır, komikleşir ve bir o kadar da tuhaflaşır. 

http://www.imdb.com/title/tt0086979/

Her biri ayrı sevdam olan konularda filmleri ardı ardına izlemek ancak Festival’de mümkün oluyor… Sinema dolu bir haftanın ardından Festivali’n ikinci haftasında seçtiğim filmleri bekliyorum şimdi… Onları da paylaşmak üzere…

İzli-Yorum kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

2010.03.28_DG ile Melen’de Rafting Keyfi

Yıllardan beri hayal ettiğim ama bir türlü yaşayamadığım nehir üstünde botla adrenalin zirvesini bu yıl Doğa Gezgini dostlar ile gerçekleştirmek için planlarımız 1 yıl öncesinden başladı.  İstanbul’a en yakın Rafting yapılan Melen Çayı en zevkli, en yüksek debili akışını Mart – Nisan ayında, dağlardaki karlar eriyip de ona kavuşunca yaşıyordu. 1’den 6’ya kadar zorluk derecelendirmede Melen 3 zorluk derecesi ile orta zorlukta bir parkurdu. Önceki yıl rafting kararımız, o dönemde Melen’in uslanması nedeniyle 2010’a ertelendi… 6 ay öncesinde ise aktivite planlarına dahil edildi, kimseye söz verilmesindi, 28 Mart’ta Melen’de Rafting keyfi yapılacaktı!

27 Mart akşamı (iç sesler):

  • 28 Mart’ta yaz saati uygulamasına geçilecek aman saatleri 1 saat ileri almayı unutma, yoksa minibüsü kaçırırsın!
  • Bir saat az mı uyumuş olacağız o zaman 
  • Küresel ısınmayla mücadele amacıyla Doğal Hayatı Koruma Vakfı bu yıl da Dünya Saati (Earth Hour) hareketini, 20.30-21.30 saatleri arasında yapacak. Işıkları ve elektrikli tüm aletleri kapatayım ben de!
  • Bir taşla iki kuş o zaman, saati ileri alıp erkenden yatsam? 
  • Telefon kendim alacağım ileri değiştirmeye emin misin diye soruyor, ya değiştirmezse? En iyisi saati bir de bir saat öncesine kurmak! 4:30’da uyanır bir daha uyurum olmadı…

Yaz saati uygulamasıyla işe erken başlamak ve çıkmak, aydınlatma, ısıtma-soğutma açısından önem taşıyor…  Bu sayede her yıl, “orta ölçekli” bir hidroelektrik santralinin yıllık üretimi kadar tasarruf sağlanıyormuş. Bu yıl da, yaz saati uygulaması ile yıllık 500-600 milyon kWh tasarruf sağlanması bekleniyormuş…  Orta ölçekli bir hidroelektrik santrali kadar tasarruf sağlanması beklenen bir uygulamanın başlangıcında, üzerine hidroelektrik santral kurulması planlanan Melen’de olmak bir yandan da ironi taşıyordu…

Bir gece öncesinde tahmin ettiğim gibi saat 4:30’da uyanmış sonra tekrar uyumuştum. Mayomu içime giymiş, yürüyüş giysilerinin yerine bu kez kot pantolonum ve spor ayakkabılarımı geçirivermiştim üzerime. Gezginliğim kadar üşümelerim ve beyazlaşmamla ünlü olduğumdan ismimi listede görenler zaten şaşırmışlardı ama yine inceden kalına lahana gibi giyinmiştim. Yedek çamaşırlarım ve çorabım, rafting yaparken giyeceğim ayakkabım, müzik çalarım, suyum, hatta kitabım da çantamda yerini almıştı. Altunizade durağına araç 7:10’da gelecekti, ama eşyalarımı bir gece önceden hazırlama alışkanlığının etkisiyle 6:10’da evden çıkmaya hazırdım…

Altunizade’ye vardığımda saat 6:40’tı ve FEM dersanesi önündeki durakta toplaşana kadarki zamanı kitap okuyarak geçirecektim. Birer birer gelmeye başlayan gezginlerle sabahın sessizliği yerini sokaklara taşan enerjiye bıraktı… Aracımızın da gelmesiyle yola düştük… Sabah mahmurluğuna rağmen, gözler tanıdık yüzleri gördükçe kocaman gülümsemeler ağızlardan kulaklara yayılıyor, hemen o an sohbete girişilmese bile bütün gün birlikte olunacağını bilmek baharın taze enerjisini veriyordu. Son yolcumuzu da Gebze’de aldıktan sonra Sapanca’daki uyanma ve ihtiyaç molasına kadar erken uyanmaktan gelen yorgunluğumuzu uğurladık rahat koltuklarımızda…

Düzce’nin Cumayeri ilçesine bağlı Dokuzdeğirmen köyüne, Talimhane Doğa Aktiviteleri Merkezi’nin tesislerine ulaştığımızda, orada yapacakları kahvaltıyı boş vermiş raft adı verilen 6 – 8 kişilik botlara koşturan 29 gezgin indi araçtan. İlk heyecanımızı atamadan yanı başımızda Karadeniz cömertliğiyle baharlıklarını giyinmiş dağlara bakıp izin istedik birazdan üzerinde olacağımız, coşkunluğunu yaşayacağımız Melen çayını işaret ederek… Güneş açtı, gülümsedi bizlere, “Melen de bizden, iznin lafı mı olur?! Tadını çıkartın!” dercesine…

Bizi karşılayan Dilek Hanım’ın yönlendirmesiyle yol yorgunluğumuzu atmamız için sade ve doyurucu bir kahvaltıya buyur edildikten sonra, masadaki dostlarla yenilenebilir enerji üzerine sohbete girişip Doğa Gezgini dostlarımızın hazırlanmaya başladıklarını fark edemedik bile… Dışarıdaki koşuşturmanın azalmasıyla kendimize gelip hemen rehberlerin yanında aldık soluğu; rafting için gerekli olan neopren giysilerimizi alıp giyinmek üzere tesisin iç tarafına geçtik. Çok üşüdüğümden iki neopren giysiyi üst üste giyecektim ama bu giysileri kuruyken giymek bir hayli zordu. Kollarını giymesi gereken yere bacaklarını sığdırmaya çalışanlarımız bile vardı. Yardımlaşarak giysilerin fermuarlarını kapatıp, kendimizi balıkadam gibi hissederek çıktık dışarıya. Sırada kask ve yüzerlik yeleklerimizi almak vardı. Şanslı olanlarımız patiklerini de aldılar, biz sona kalanlar ise yanımızda yedek getirdiğimiz ıslanmasına razı olduğumuz ayakkabılarımızı giydik. Çünkü Talimhane D. A. M.’da bizden başka bir ekip daha misafir ediliyordu. Nehir rehberleri raft adı verilen botların yanında yerlerini almışlar ve “doğa ile akmak” adına gerekli bilgileri vermek üzere bizi bekliyorlardı. Temel ekipman olan kürek nasıl tutulur, nasıl çekilir, eş zamanlı hareket etmenin önemi nedir, bottan düşmemek için nasıl oturmak gerekir, oldu ki düşülürse hangi pozisyon alınmalıdır, düşen kişi nasıl bota çekilir gibi temel konuları öğrendikten sonra ekiplere bölündük.

Biz masada sohbete dalanlara (GezgiN, Fatih, İbrahim, Çağrı) ek olarak Serdar, Özkan, Işın ve arkadaşının da bizimle aynı ekibe dahil olmasıyla 6 erkek, 2 kadından oluşan 8 kişilik ekibimize Nehir Rehberi Alper eşlik ediyordu. Botumuz bizi taşımadan önce, ellerimizin üzerine alıp nehre onu önce biz taşıdık. Gerçi en önde Alper Rehber botu öyle havalandırmıştı ki gerideki ben ve İbrahim yükün farkında bile değildik. :) Hepimiz botta yerimizi aldık ve doğaya uyum işte o zaman başladı.

Bu keyfi, bu heyecanı bırakın birkaç cümleyi birkaç  paragrafta anlatmak benim becerilerimin üzerinde… Yine de anlatmaya çalışacağım… 12 km’lik parkurun ilk 2 km’sinde Melen bize “hoş geldiniz” diyerek sakinlikle ev sahipliği yaptı. Ama o 2 km’nin sonunda misafirliğimiz bitmişti ve bizi karşılaştığı kayalar, dallar, kütüklerle tanıştırmaya başlamıştı… Dallardan korunmak için birbirimizi uyarmalarımız, solumuzu sağımızı karıştırıp kürek çekmeyi unutuşlarımız, diğer ekiplerde devrilen botlardan gezgin ve kürek ganimetleri toplamalarımız, çay molası vermek demenin Melen’e düşmek olup olmadığı düşünceleri, biri parkurun hemen başında, biri ortalarında düşen arkadaşlarımızı bota çekme heyecanımız, yükseltilere hangi taraftan girip kimin eğlenceden o seferinde pay alacağına karar veren rehberimiz, botlar arası su savaşları ve parkuru önde bitirmek için giriştiğimiz yarış ile uyumlu kürek çekmek için tutturduğumuz tempo ve şarkılarımız…

“Düzgün kürek, erken yemek” temposuyla en geriden gelip Alper rehberin de Çay’ı avucunun içi gibi tanımasıyla tüm ekiplerin önüne geçtik… Motivasyonumuz kuru giysilere ilk kavuşmak, fındık sobasının başında, armut minderlere oturmak ve yemek sırasında önlerde olmaktı… Botumuz hiç devrilmeden bitişe geldiğimizde 5 arkadaşımız kendilerini Melen’e bıraktılar… Biz geride kalanlar Düzce il sınırlarında başladığımız nehir yolculuğumuzu yaklaşık 2,5 saatin ardından Adapazarı ili sınırlarında Beyler köyünde botumuzu yanaştırdıktan sonra karaya çıkan ilk Gezgin raftingcilerdik.  Kasklarımız ve yüzerlik yeleklerimizi bota bırakıp kuru giysilere koşturduk. Arkadaşlarımız yemeklerini alıp masalara geçerken, biz domates çorbası, Talimhane pilavı, ızgara tavuk ve köfte ile salatalarımızı alıp sobanın başındaki yerimizi aldık.

Gezinin fotoğraflarını çeken Metin Bey’in ticari kaygıları  nedeniyle anlaşmazlığa düşmemiz biraz canımız sıksa da hiç  bir şey, her zaman üzerinde yürüdüğümüz dağlara bu kez başka bir açıdan bakmanın ve tadını çıkartmanın keyfinden sonra moralimizi bozmaya yetmemişti… Bir de üstüne üstlük, dağ  başında, nehir kıyısında, köy yerinde, sürpriz doğum günü  kutlaması da yapmıştık gezgin – bisikletçi dostumuzun!…

Şimdilerde İstanbul’un çeşmesinden akan Melen’e hidroelektrik santrali kurulması planları doğrultusunda 200 yıllık tarihe sahip bu yeşil köyler sular altında kalacak ve Melen durulacak… Planlarınızı gözden geçirip bu coşkun çayla tanışmanın fırsatını yaratmanızı öneririm…

Bizi güneşli güler yüzüyle karşılayan Melen, arkamızda gözyaşlarına hakim olmamış, İstanbul’a kadar yağmurla takip etti… Uzun zamandır hayalini kurduğum bir etkinlikle Doğa Gezgini dostlarımın arasına dönmenin mutluluğu kulağımda bir Zülfü Livaneli şarkısı bırakarak günü akşama kavuşturdu… 

 

“Gün kavuşur yıldız yıldız bende bir hasret

Bir nehir gibi

Uzak yollar seni bana bana getirir 
Yanık sesler seni söyler hep seni söyler 
Bir nehir gibi köpürerek bir nehir gibi
Bilirim nehirler uzun bilirim rüzgar sonsuz

Duyarım uzak yıldızları akarım bir nehir gibi”

Doğa'ya Kaçış, Gezi-Yorum kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bozkır’a kaçış_ Eskişehir

“sevemiyorsan istanbul’u benim gibi 
kaçalım yine bozkırlara!”

İstanbul’u sev(e)mediğimden değil, ama içimdeki ruh ve kan bazen bozkıra çağırır, benim için bozkıra kaçmanın iki şehrinden biri ise ortasından Porsuk çayı geçen Eskişehir’dir…

Normalde gece yolculuklarında kesintili de olsa uyusam da, bu kez sabah 4’te varacağımız Eskişehir istasyonuna biraz yorgunluk, biraz da heyecandan uyanık vaziyette girdim. Karşılayanınız olunca yolculuk görünürde kaçış olmaktan çıkıyor, iç dünyanızda yaşadığınız kaçış ise yalnızca size özel oluyor. Bozkıra kaçışım, kaçış olmaktan çıktı yine… Eskişehirli olunca nerede konaklasam diye düşünmüyorum. Yine doğruca dayımın 3 kişilik ailesiyle yaşadığı eve gidip benim için hazırlanan lavanta kokulu rahatlatıcı yatağa yatıp, sabaha hazırladım kendimi… Eskişehir’de kalacak bir ev yoksa şehir merkezindeki İbis Otel’de kalırsanız hem şehir merkezini gezmeniz kolay olur hem de kasabalara veya yakın çevreye gidecekseniz ulaşım imkanlarına yakın olursunuz.

Tarihi Odunpazarı evlerini gezmiş, Atatürk Lisesi ve Lületaşı işleyenler ve dükkanları gezmiş, Tülomsaş içerisinde bej renkli Devrim arabasını görmüşseniz; ilçeleri sınırlarındaki Pessinus Antik Kentini, Yunus Emre Türbesini, Nasreddin Hoca köyünü gezmişseniz siz de benim gibi, Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’in çocukluk hayallerini bir araya getirdiği üç tane parkı gezmenizi öneririm. Gerçi bir başka seferinde Yazılıkaya Frig Vadisi’ni gezmek ve fotoğraflamak isterim… Gelelim şehri heykellerle donatan, Porsuk’un üzerinde gondol sefası yapmamıza imkan sağlayan belediye başkanının hayallerini gerçekleştirdiği parklara:

–          Kent Park

Otogarın hemen karşısında olması sebebiyle şehre otobüsle gelirseniz ilk ulaşabileceğiniz park burası. Eskişehir’e plaj yapıldı haberlerini izlemiş, okumuşsunudur. İşte o plaj bu parkın içinde! Paris, Viyana gibi içinden nehirlerin geçtiği kentlerde halkın yaz aylarında su kenarında güneşlenmesi için oluşturulan, fakat suyunda yüzülmeyen yapay plajların yüzülebilecek olanı, Eskişehir’de gerçekleştirilmiş. Bir de yazın gidip görmek gerek…  Ağaçlar henüz çok genç ve küçük olduklarından parkın beklenen park halini alması biraz zaman alacağa benziyor…  Parkın içindeki diğer bir gölette aşırı beslenmekten kocaman olmuş balıkları izlemek de ayrıca keyifli. Ekim ayında gittiğimde ayakkabılarımı çıkartıp çimlerde çıplak ayak yürümüştüm, enerjiniz tazeleniyor, kesinlikle öneririm.

–          Bilim, Sanat ve Kültür Parkı

Kütahya yolu, Sazova mevkiindeki bu park Eskişehir’in en büyük parkı. Parkın içinde çeşitli su sporlarının yapılabilmesi hedeflenen büyük bir gölet, 2000 kişilik açık hava konser alanı anfi tiyatro, bire bir ölçülerde olduğu iddia edilen korsan gemisi, içinde büyük bir planetaryum (gökevi) de olan bilim deney merkezi bulunuyor, masal şatosu ise inşa halinde. Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfettiği Santa Maria Gemisi’nin birebir kopyası inşa edildiği söylenen gemiye çıkmak için 1 TL ücret ödemek gerekiyor fakat hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz benden söylemesi… Yağmur ve kardan etkilenmemesi için alelade biçimde muşamba ile kapatılan gemiyi gezerken başınızı muşambayı tutan çıtalara çarpmamak için ekstra çaba harcamanız gerekiyor ayrıca görüntünün basitliğini böyle bir yatırım ve görsel zenginlik çabasına yakıştıramadım. Ayrıca bu parkta çimlere basmak yasak, aman aklınızda olsun.

–          Şelale Park

 Eskişehir’in en yüksek tepesi, Şahin tepesi olarak da bilinen alanda, huzurevinin yakınında içinde Eskişehir’in en büyük (gerçi Ankara Keçiören’deki şelalelerle yarışamaz ama) şelalesinin de olduğu  Şelale Park’a gün batımında ya da gece ışıklar altında gidin ve Eskişehir’i tepeden izleyin… Burada sabah kahvaltısı  yapmak da güzel olabilir.

Parkları gezmekle bitmiyordu tabi, en bilinen gezmelik caddeleri gezmeden olmazdı. Okullar açıkken, daha doğrusu üniversiteler açıkken gitmeyeli epey olmuştu Eskişehir’e… İçinden Porsuk çayı  geçen Adalar ve ortasından tramvay geçen Doktorlar Caddesi erken bahar güneşinin de etkisiyle yoğun ve kalabalıktı. Doktorlar caddesinin paralelindeki sokak Efes Pilsen tarafından yenileniyormuş. Yazın tekrar gelip bu sokağı görmek lazım, Avrupa kentlerinden alışkın olduğumuz bir görüntüye bürünecek bu sokak da…

Bu kez de Hamam Yolu’na ve Has Hamamları’na gitmeden döndüm. Eskişehir ılıcalarıyla ve hamamlarıyla da ünlüdür, eğer seviyorsanız kaçırmayın…

Bu seyahatimde akşam dışarı çıkıp eğlenmedim, ama Eskişehir çok güzel mekanlara ev sahipliği yapıyor. Twenty-six, 222, Shakespeare Pub, Haller Gençlik Merkezi, Taps ilk aklıma gelen önereceğim mekanlar arasında… Benim için özel hazırlanan ev yapımı içliköfte, demleme çay, bolca sohbetle geçti Eskişehir’deki tek gecem, sevgili midemin izin verdiği kadar… Bu aralar yine kendini hatırlatıp nazlanıyor ama gezmeye yeni başladık! J

İstanbul’a dönüş yolculuğu Pazar günü 12:55 Başkent Ekspresi’yleydi… Eskişehir’den ayrılırken, İstanbul’a kavuşma telaşı aldı… Müzik dinleyip henüz yeni yeşeren tarlaları izledim önce, ardından kitabıma döndüm…

Bu kez müzik çalarımda Yeni Türkü, Murathan Mungan’ın sözlerini haykırıyordu kulağıma;
Ne geçmiş tükendi 
Ne yarınlar 
Hayat yeniler bizleri 
Geçse de yolumuz bozkırlardan 
Denizlere çıkar sokaklar!

Gezi-Yorum, Şehir Hayatı, Yeme İçme kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 yorum